Kate Havnevik

Grey's Anatomy'de hislerinize dokuan şarkıların asıl sahibi olan sanatçının ilk dikkati çeken şarkısı 2.sezon sonu çalan aklımdan hiç gitmeyen etkileyici melodisiyle Grace şarkısıdır. Dizinin o sahnelerinde yaşananladan mıdır bilinmez ama beni oldukça etkiledi bu müzik... Ben de o sebeple bu eşsiz sesi burada tanıtmak istedim.
Aslen Norveçli olan Kate Hanevik, 2006 yılında yukarıda görmüş olduğunuz resmin asıl yeri olan, albümüyle yani Melankton albümüyle dikkatleri çekti. Grey's Anatomy ile de bir çok eve de girdi şahsen benim için aynen öyle oldu.
Son sözüm ise, kesinlikle tavsiye edeceğim bir şarkı Grace...
10:48 | | 0 Comments
What Lies Beneath

2000 yapımı gizemli bir gerilim filmi olan What Lies Beneath, Türkçe adıyla Gizli Gerçek, ünlü yönetmen Robert Zemeckis tarafından yönetilmiş ve tanıdık simalara baş rol verilmiş olan bir film. Karakterler ise, Dr. Norman Spencer( Harrison Ford) ve Claire Spencer (Michelle Pfeiffer) olarak oluşturulmuş olan filmin konusuna gelince; Dr.Norman'ın hayatı ve evliliği mükemmel görünmektedir, o kadar mükemmel ki Claire ona esrarengiz sesler duyduğunu ve genç bir kadının hayaletini gördüğünü söylediğinde Norman karısının korkusunu önemsemez ve bunların Claire'in uydurması olduğunu düşünür.
Bu şekilde bir hayalet filmi olmasına rağmen illa ki bütün gerilim filmlerinde olması gerekiyormuşcasına gereksiz sahneler ve şüpheler yukarılarda tutulmuş. Bazen "ya şimdi niye böyle yapıyor ki saçma..." demekten kendinizi alamıyorsunuz. Klişeleşmiş hatta bazen herşeyi nerdeyse tahmin edebildiğiniz basitlikten kurtulamamış bir gerilim filmi.
İmdb notu 6,5 olan filmin bendeki notu ise 5.
12:34 | | 0 Comments
The Sting
1973 yapımı bir suç draması. The Sting, George Roy Hill 'in yönetmenliğini yaptığı 1974 yılı Oscarlarına 10 dalda aday olup, 7 tanesi (en iyi film, yönetmen, senaryo, kurgu, müzik, kostüm ve dekor dallarında) ile ayrılan bir film.
1974 yılı En İyi Film Oscarını alan film bu Oscarın kazanılmasıyla ilk kez bir kadın yapımcı Julia Philips bu dalda bir Oscar kazanmış oldu. filmin yönetmeni George Roy Hill bu filmle tek Oscarını kazanmış oldu. Ek olarak da Universal Stüdyoları All Quiet on the Western Front filminin 43 yıl sonrasında ilk kez En İyi Film Oscarını bu filmle kazanmıştır. Filmin ayrıca kostüm, müzik gibi dallarda da kazanılmış Oscarı bulunmakta. Hatta filmin müzikleri tıpkı Il buono, il brutto, il cattivo'nun müzikleri gibi klasikleşmiş, daha filmin başında dinlediğiniz anda hemen tınısını anımsayacağınız müzikleri vardı.
İşte böylesine bol ödüllü bir filmin oyuncu kadrosu da Paul Newman (Henry Gondorf), Robert Redfort (Johnny Hooker), Robert Shaw (Doyle Lonnegan) gibi isimlerden oluşmuş.
Konusuna gelince, şimdilerin zekice hazırlanmış, intikam duygusuyla bezenmiş olan bazı filmleri gibi oldukça iyi hazırlanmış bir senaryoya sahip olan The Sting hakkında imdb'de komedi türü diye de ekleme yapılmış olsa da şahsen ben pek komik bulamadım. Aksine dönemini göz önünde bulundurarak izlerseniz oscarı kazanmasının çok normal olduğunu görürsünüz.
1936 yılında ABD'de geçen filmde bir üçkağıtçının ortağını öldüren kumar tutkunu bir gansterden intikam almak için başka bir üçkağıtçı ile güç birliği yaparak ona zekice bir tuzak hazırlamaları anlatılmaktadır.
Sadece 5,5 milyon dolara malolan film 156 milyon dolarlık bir hasılat yaparak bir gişe rekoru kırmıştı. 1983 yılında farklı bir kadro ile çevrilen devam filmi The Sting 2, ilki kadar ilgi görmedi, böylece çekilmesi düşünülen üçüncü bir bölüm (prequel)'ün planları da suya düşmüş oldu.
Türkiye'de 10 yıl sonra yani 1983'de Belalılar ismiyle vizyona girmiş. Film, 8,4 imdb notu ile imdb Top 250 listesinde 97.sırada yer alan The Sting kesinlikle izlemeye değer filmlerden
18:46 | | 0 Comments
Sense and Sensibility
Sense and Sensibility 1997 yılının, bol ödüllü romantik drama türünde filmlerinden biri. Brokeback Mountain filminden hatırlayacağınız Ang Lee'nin yönetmenliğini yaptığı filmin oyuncu kadrosu oldukça geniş tutulmuş, 136 dakikalık bir filmde bir çok kişi gelip gidiyor ee tabi doğal olarak bir sürü oyuncu rol almış. Başrolde, aynı zamanda Jane Austen'in aynı adlı romanını, senaryolaştıran aynı zamanda, 1996 yılında En İyi Uyarlama Senaryo Oscarı kazanan Emma Thompson (Elinor Dashwood) ve Kate Winslet (Marianne Dashwood) iki kızkardeşi canlandırmışlardır. Film romantik drama türünde demiştik işte bu kız kardeşlerin aşklarını da, Hugh Grant (Edward Ferrars) ve Alan Rickman ( Col. Christopher Brandon) oynamışlardır.
1996 yılında USC Scripter Ödülünü Sense and Sensibility ile Emma Thompson ile paylaşan, Jane Austen romanında "Sense and Sensibility" ismine yaraşır şekilde, iki farklı karakterde birbirlerini çok seven kız kardeşlerin, aşk öyküsünü anlatıyor. "Sense" yani duygularını gözler önünde yaşayan Marianne'nin ve "Sensibilty" yani mantığını duygularına tercih eden Elinor'un, 19.yüzyılın erkek egemen ve ahlakçı dünyasında bir de ekonomik sorunlarla başetmek zorunda kalmasını ama tüm bu toplumsal ve ekonomik baskılara rağmen mantık ve duygunun aşkla birleşip, bu iki kızkardeşe güç vermesini ve onlara mutluluğun kapılarını açmasını konu alır.
Romantizmi, zor ilişkileri, kalp kırıklıklarını, gerçek aşkı ve mutluluğu anlatan bu film bana en çok 2005 yapımı Pride and Prejudice filmini anımsattı. Bu film de pembe dizi tadında, yavaş ilerleyen bir yapıda, filmin her dalında genişlemiş bir anlatıma sahip. Zaten Pride and Prejudice filmi de Jane Austen'in romanından filme dönüştürülmüştü dikkatle ele alınırsa bu film ile aralarındaki benzerliklerin fazlaca olduğu göze çarpar.
Neyse 1996 yılında Altın Ayı ödülü kazanan bu film, eski zamanlarda geçen romantizm ve aşk üzerine film izlemeyi sevenlerin ilgisini çekecek türde.
İmdb notu 7,7 olan film benden 6 alıyor. İyi seyirler.
13:44 | | 0 Comments
Collateral

2004 yapımı suç usurlu drama türünde bol ödül ve adaylık sahibi filmin yönetmenliğini The Last of the Mohicans'tan hatırlayacağınız Michael Mann yapmış. Oyuncu kadrosu aslında baya geniş olan filmde, afişten de görüldüğü üzere, Tom Cruise(Vincent), Jamie Foxx (Max), Jada Pinkett Smith (Annie), Mark Ruffalo (Fanning), Javier Bardem (Felix) oyunculuklarını sergilemekte. Filmde en çok Tom Cruise'un tipini gerçekten değişmiş buldum ve özellikle bu film için biraz form tutmuşa benziyor ayrıca Mark Ruffalo'yu filmdeki imajından ötürü tanımakta güçlük çekebilirsiniz ve Javier Bardem bence oynadığı Felix karakterini doğal olarak çok güzel canlandırmış. Oyuncuların rollerinin üzerine düştüğü açıkca belli olan filmde ayrıca 2005 Oscarlarında Jamie Foxx, bu filmdeki performansıyla en iyi yardımcı erkek oyuncu ünvanına aday olmuş.
Film Max'in sıradan yaşamı, bir gece arabasına aldığı Vincent adlı garip bir adamla tanışmasıyla tahmin edemeyeceği ölçüde değişmesini konu etmiş. Vincent, uyuşturucu mafyasına karşı açılacak bir davada tanıklık yapacak kişileri öldürmek için şehre gelmiş bir kiralık katildir ve Max'ı rehin alarak özel şoförü gibi kullanmaya başlayıp infazlarını vir bir gerçeklerştirmeye başlar. Konu temelde bu unsura dayalı olark gelişiyor.
Filmin başlangıç sahneleri oldukça durağan ve doğrusunu söylemek gerekirse biraz sıkıcı. Filmin en büyük olumsuzluğu müziklerin sahnelerle biraz az uyumlu olmasıydı.
Filmin beğenilen sahnelerinden olan, taxi ile giderlerken karşılarına "çakal ya da kurt"ların sahnesi ise, aslında üstüne biraz düşünüldüğünde; gece ortalık tenhalaşınca ortaya çıkan yırtıcı hayvan figürü olarak "Vincent"ı düşündürmesi bakımından oldukça uygun düşmüş. Vermeye çalıştığı fikir gayet anlaşılırdı.
Ama filmin bazı aksaklıkları yok denemezdi eğer bazı basitlikler gayet gözünüze çarpıyordu. Filmin bitiş sahnesi ise oldukça basit olmuştu. Bir anda pat diye...
Daha etkileyici olması için bence herkes ölmeliydi. Çünkü eğer hep akıllarda kalan bir film yapmak istiyorsanız mutlu değil beklenmedik bir şekilde hüzünlü bitirmelisiniz...
İmdb notu: 7,8 olmasına karşın benim notum ise 7 oluyor.
10:20 | | 0 Comments
JOHNNY DEPP
Beğendiğim oyuncular hakkında küçük de olsa bir şeyler söylemek istedim ve buna ilk olarak Johnny Depp ile başlamak gereğini duydum.
9 Haziran 1963 ABD doğumlu kızılderili kökenli aktörün, gerçek adı John Cristopher Depp'in hayata atıldığı zaman hayallerinde sinema oyuncusu olmak yoktu, kendisi çocukken bir rock yıldızı olmayı isterken, Nicolas Cage ile tanışmasının ardından, ilk filmi olan 1984 yılındaki A Nigtmare on Elm Street'deki Glen Lantz rolünü kapmıştır. Bu filmle adım attığı sinema sektöründe başarılı bir kariyer sahibi olacağının sinyallerini 1990 yılında kazandığı ShoWest Award ödülü ile Male Star of Tomorrow yani geleceğin erkek starı ünvanını ile vermeye başlamıştır.
Johnny Depp'i filmlerinde bir çok türde filmde çok değişik tipler halinde görmüşüzdür. Profesyonelliğini her anlamda konuşturduğu roller sayesinde şimdilerin aranan bir aktörü olmayı başarmıştır.
Türkiye'de pek çok kişi tarafından tanınmasınına sebep olan filmi; Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl'deki efsaneleşmiş rolü Capt. Jack Sparrow'dur. Fakat Johnny Depp'in bu filmden önce başarılı olduğu daha bir çok filmi vardır fakat, burada kime sorarsanız, bir çoğu Johnny Depp hayranı oluğunu söyleyen kızlar sadece bir kaç filmini sayabilirler size. Ne yazık...
Ünlü diğer filmlerini sayacak olursak, 1990 yapımı Edward Scissorhands deki aynı isimli rolü ile de ön plana çıkmıştır ve bu rolle 1991'de Golden Globe'a aday olmuştur. Edward Scissorhands'in yönetmeni Tim Burton tabir yerindeyse bu film ile birlikte Jonny Depp'e kancayı takmıştır ve benim bildiğim bir çok filminde Johnny Depp'i oynatmıştır. Örneğin İmdb Top 250'de olan 1994 yapımı, Ed Wood bunlardan sadece biridir. Bu filmde de Ed Wood karakterini oynamıştır. Ayrıca
aynı yıl rol aldığı Don Juan DeMarco'daki rolü ve yukarıda da belirttiğim Ed Wood'daki rolü ile Johnny Depp 1996'da London Critics Circle Film Awards tarafından iki filmiyle birlikte ödüllendirilmiştir.
Bunlardan ayrı 1993 yapımı Benny and Joon filmindeki rolü ile de yine Golden Globe'a aday olmuştur.
1997 yılında Al Pacino ile birlikte rol aldıkları Donnie Brasco ile Chlotrudis Award'da en iyi erkek oyuncu ödülü almıştır.
Bu şekilde yavaş yavaş yükselişinde zirveyi yaptığı filmi Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl'dür Bu filmdeki rolü Jack Sparrow karakterini ise Rolling Stones'un gitaristi Keith Richards'tan esinlenmiştir. 2004 yılındaki Finding Neverland ile bir çok ödülün sahibi olmuştur. Bu filmdeki Sir James Matthew Barrie rolü ile 2005'de Oscara yardımcı erkek oyuncu dalında aday olmuştur buna ek olarak da BAFTA ve Golden Globe gibi ünlü bir çok festivalden en iyi aktör veya yardımcı aktör dalında ödülle ve adaylıkla dönmüştür. Yine bir Tim Burton Filmi olan 2005 yapımı Charlie and the Chocolate Factory filmi ile de karşımıza farklı bir tiple çıkan Depp bu kez de bir çok ödül ve adaylığın sahibi olmuştur. Aktörün rolleri kadar seslendirdiği fimler de başarılı olmuş hani derler ya şeytan tüyü misali neye el atsa başarıya götürmüş, buna örnek olarak da seslendirmesini yaptığı 2005 yapımı Corpse Bride animasyon filminde - bu arada bu filmin de yönetmeni Tim Burton : ) size ne demiştim...- animasyonun damadı yani başrolü Victor Van Dort'u seslendirmiştir.
Yukarıda oynadığı başrollerden ayrı olarak da bir sinema filmine de yönetmenlik yapmıştır 1997 yapımı The Brave filminde yönetmenliğinin yanında senaryosunun bir kısmını yazmış ve ayrıca Raphael karakterini de canlandırmıştır. Tv için yaptığı 1992 yapımı Stuff da beğenilenler arasında kendine yer bulmuştur. 1987'de ise 57 bölümlük 21 Jump Street adlı bir dizide bir gizli polisi oynamıştır.
Yakın tarihlere dönecek olursak ise 2009 yapımı The Imaginarium of Doctor Parnassus (Heath Ledger'ın asıl son filmi budur aslında...) Tony karakterini canlandırmıştır.
Şimdilerde sinemalarda Public Enemies filmindeki John Dillinger rolü ile boy gösteren aktör filmin afişine sadece kendi resmini bastırtmayı başarmıştır.
Yakında gelecek (5 Mart 2010) olan filmi Alice in Wonderland filmi ile yine Tim Burton ile birlikte, The Mad Hatter rolünde çalışmış ünlü aktör.
Şimdiye kadar yazdıklarımızı tek çatı altında toparlarsak; 2003 yılında Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl , 2004'de Finding Neverland, 2007 yılında ise Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street filmlerinde performansları ile Oscara en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında aday gösterilmiştir. Bu özetlemede kariyerinde önemli bir yer tutan Tim Burton'a değinmeden geçilmez değil mi... Tim Burton'ın Edward Scissorhands, Ed Wood, Slleepy Hallow, Charlie and the Chocolate Factory, Corpse Bride, Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street filmlerinde rol almıştır.
Anlat anlat bitmeyecek şekilde bir kariyer onunkisi, bir çok filmde başrol oyuncusu ve hatta bazı yönetmenlerin tek geçileni...
Bu kadar başarıya nasıl ulaşmış diye sorarsanız, 21 Jump Street dizisinin tutulmasının ardından artık rolllerinde daha seçici olacağını belirtmiş ve bu prensibini de başarıyla uygulamıştır. Örneğin The Matrix'teki Neo rolü Depp'e de götürülmüş fakat kendisi bu rolde oynamayı kebul etmemiştir.
Daha önce de dediğim gibi başarısını 2003 yapımı Karayip Korsanları'nın ilk filminden önce de göstermiş olan aktörün adını 1999'da zaten Hollywood'a 'yıldızlanmıştı'. Bu tarihten önce de Ekim 1997 tarihinde Emprie dergisi tarafından Tarihin film yıldızı Top 100ünde 67ci sırada seçilmiştir.
Normal yaşamında ise müzikle ilgisini hiç kesmemiş olan ünlü aktör, Oasis'in "Fade In-Out" ve "Fade Away (Warchild Version)" şarkılarında gitar çalmıştır. Chocolat filminde gitar çalmış ayrıca Once Upon A Time In Mexico filminin soundtrackinde bir şarkıyı yazmıştır.
Gerçek hayatında bazı sorunlara ve hatta çeşitli suçlamalara maruz kalsa da, Johnny Depp değişik tarzı ve başarılı geçmişi ile sinemaseverlerin hep gönlünde zirvede kalacak gibi görünüyor.
11:28 | | 0 Comments
Wedding Crashers
2005 yapımı bir Amerikan romantik komedi filmi olan Wedding Crashers'ın yönetmeni daha önce hiç bir filmini izlemediğim David Dobkin, oyuncuları ise bu türdeki filmlerdeki oyunculuyla ve hızlı konuşma kabiliyetiyle ünlü Vince Vaughn (Jeremy Grey) ve Owen Wilson (John Beckwith). Romantik komedilerde bütünleyici olarak konulan aşık olunan kız rollerinde ise Isla Fisher (Gloria Cleary) ve The Notebook'tan hatıradığımız Rachel McAdams (Claire Cleary) oyunuyor. Bu oyunculara ek olarak da bir çok fimden aşina olduğumuz Christopher Walken rol alıyor.
Konusuna gelince, (Amerika'da sanrım bahsedeceğim tiplerden oldukça fazla var nitekim How I Met Your Mother'dan Barney Stinson da bu tip bir erkeği canlandırıyordu) düğünlere uydurma bir isim ve tiple katılıp kızlarla tanışma ve bir gece yatma gayesi güden iki arkadaşın başından geçenler ve tabi ki filmin bütününe hakim olan karşı koyulamayan aşk teması var.
Aşk filmi olarak nitelendirelemeyeceği için duygusal değil, ama bir komedi filmi kadar da komik değil, ben hangi türe koysam diye düşünürken birden ailenin aklı biraz kıt çocuğunu canlandıran Keir O'Donnell (Todd Cleary)'a çok gülmüşümdür. Üstlendiği rol, zor olsa da o kadar komik ki insan ister istemez gülüyor.
Filme asıl konu olan aile biraz garip bir aile, işte bu yüzden film daha çok eğlenmek için izlenmeli, kendinize mantıklı bir şeyler arasanız bulamayabilirsiniz ve bu yüzden bu film sizi etkileyemez.
Küçük büyük bir çok ödülü bulanan bu filmi kendi türleri arasında ele alırsak vasat diyebiliriz. İmdb notu; 7,2 benim notum ise 5 olurdu sanırım zaten verilen puanları incelersek yaklaşık 82000 kişi oy kullanmış ve bunlardan 18 yaş altı erkek ve kadınlar notu değiştirecek ölçüde yüksek puanlar vermiş ve en azından buna dayanarak da söyleyebiliriz ki bu film biraz da 18 yaş civarına hitap ediyor. İyi seyirler.
10:51 | | 0 Comments
La Science Des Rêves

Uyku Bilmecesi ismiyle Türkçe'ye çevrilen Michel Gondry'nin yazıp yönettiği 2006 yapımı bir Fransız filmi. 4 ödüle ve 3 adaylığa sahip daha çok fantastik drama türünde bir film. Başrolde son zamanların ilgi çeken aktörü Gael Garcia Bernal olan, afişinden midir bilinmez ilgi çeken bir filmdir. Ama Michel Gondry'nin daha önceden seyrettiğim Eternal Sunshine of the Spotless Mind bile daha anlaşılır bir filmdi ve bence inanın o daha çok izlenmeye değiyor.
Her zaman başıma geldiği gibi yine bir Avrupa filminde zamanın geçmesi için yalvardım diyebilirim. Filmin sonuna kadar güzel bir şey olur mu, acaba ilgimi çekebilecek bir şey yakalayabilir miyim diye resmen arandım ama nafile.
Genel bir araştırma yaptım buraya yazmadan önce filmi seven de var sevmeyen de. Fakat film hakkında şunları söyleyebilirim, adından anlaşılacağı gibi filmde, soyut bir kavram olan "rüya" teması kullanılmış bu da görselliği çok zenginleştirmiş çünkü rüyalar anlamsız ama çok desenlidir öyle değil mi.
Konusuna gelince de başroldeki kahraman Stephane'nın yaşadığı aşkı kontrol edemeyip rüyalarla gerçekleri birbirine sokmasını, gerçeklerden duyduğu tatminsizlikten ötürü, rüyalarında yarattıklarıyla tatmin olmaya çalıştığı için Stephane'ın yaşadığı hayatı algılamada karşılaştığı zorluklar ele alınmış.
Filmdeki bir replik bence filmin tamamını bana anlattı. Dikkatimi çeken Stephane'ın annesi (Christine) ile Stephanie (aşık olduğu kız) arasındaki bir tablo hakkındaki konuşmaları idi, tabloyu sevdiği söyleyen Stephanie'ye, Christine'nin tabloyu garip bulduğu belirtmesi üzerine kızın "işte bu yüzden çok güzel" demesi...
Bana göre "garip" olan bu film işte bu yüzden bazılarına göre "güzel" sanırım...
Neyse filmde bazen güldüğüm sahneler de olmadı değil mesela bunlardan biri:
Yüzlerce ölüye sebep olan kaza ve afetlerin oluşturduğu afetoloji takvimi şerefine düzenlenen partide Stephane'ın, "bunu bütün kurbanlara adamak istiyorum, onlarsız bu asla mümkün olmayacaktı" şeklinde konuşması ve bu konuşmanın etrafındakiler tarafından sonlandırılmasıydı.
Filmin imdb notu; 7,5, ben kendi notumu söylemesem daha iyi olacak galiba...
10:27 | | 0 Comments
The Final Cut
2004 yapımı The Final Cut, Lions Gate'in yapımcılığın üstlendiği ve Omar Naim'in yazdığı bir senaryodan oluşturulmuş. Bilim kurgu türüne koyabileceğimiz bu filmde Robin Williams başrolde. Dikkat çekici bir konusu var doğrusu; insanlara takılan bir çip ile ölümden sonra saniye saniye yaptıklarınız sizin pencerenizden "Son Kurgucu"lar tarafından düzeltilip, anma törenlerine hazırlanıyor.
Bi düşünün bakalım, ölümden sonra insanlar sizin yaptıklarınızı seyretse ne olurdu? Bunun doğruluğu ya da yanlışlığı nasıl olur?
Film işte bu iki zıt fikirden yola çıkmış, insanların yaşamının tüm anları başka bir yabancının elinden geçerek kişi, ne yapmış olursa olsun iyi tipine büründürülüyor.
Filmin başlangıç sahnesi ilgi çekici bir insanın yaptığı bir hata sebebiyle neler hissetiğine şahit oluyorsunuz. Ama film gene de bu güzel konuya rağmen basitlikten pek de kurtulamamış ne yazıkki, imdb notu; 6,2 benim notum ise 6 oluyor bu filme. İyi seyirler.
11:44 | | 0 Comments
The Lake House

2006 yapımı The Lake House, fantastik, romantik bir drama türünde. Başrollerinde Keanu Reeves ve Sandra Bullock'un oynadığı filmin yönetmenliğini Alejandra Agresti yapmış.
Aynı yıl Türkiye'de de Göl Evi adıyla vizyona giren bu filmde zaman farklılığında yaşanan bir aşk konu edilmiş. Aşk filmi olduğu için belki sevgiliyle izlenmeli gibi bir izlenimi ortaya çıkabilir fakat şahsen ben bu filmi o kadar uygun olarak göremedim.
Bazen saçma dediğimiz küçük ayrıntılarla karşılaştım; mesela kadının normal konuşarak geçmişle iritibata geçmesi (zaten ilk irtibat posta kutusuyla olurken birden yönü sapıttılar).
Neyse herşeyi apaçık anlatmaya lüzum yok. Filmin imdb notu;6.8 benim notum ise;5 oldu. Çünkü basit bir Amerikan aşk filmi.
Yok ben illa sevgili ile izlenecek ve film bittikten sonra da birbirimize bakıp ağlayacağımız bir film izlemek, bunu gerçekten hissetmek istiyorum diyorsanız, tavsiyem Dolls olacaktır.İyi seyirler...
11:23 | | 0 Comments
The Painted Veil

2006 yapımı başrollerinde Naomi Watts ve Edward Norton'un oynadığı film 1920'lerin Çin'inde geçiyor. Filmin yönetmeni John Curran. 1934 ylındaki bir filmin yeniden çekilmiş versiyonu olmakla birlikte aslen W. Somerset Maugham2ın bir romanından uyarlama bir senaryodur. Film 1 Altın Küre ve daha birçok ödül ve aadaylık sahibi olmıuştur.
Filmin türü romantik drama ve hal böyle olunca da film bir aşk hikayesini anlatıyor. Geç de olsa gelen aşkın anlatıldığı bu filmde Kitty Fane (Naomi Watts) karakterinin aşk hakkında yanılmışlıkları ve Walter Fane (Edward Norton)'in ise una karşı duruşunu izliyoruz. kolera salgını ve Çinli birelerin yabancı kişilere duyduğu öfke gerilimleri arasında belirmeye başlayan bir aşkın öyküsü...
Film biraz yavaş akan bir konu örgüsüne sahip, fakat sıkmadan da sonunu getirebiliyorsunuz. Son kısımda çalan Satie tarafından seslendirilen şarkı o zamanlardan kopup gelmiş gibi sade ve ılık...
Türkiye'de "Duvak" ismi ile 2007 ylında yayınlanan bu filmin imdb notu ise; 7,6 benim notum ise; 7.
11:07 | | 0 Comments
"My Wife and Kids"

2001 yapımı My Wife and Kids, tam 5 sezon ekranları kahkaya boğmuş olan bir komik aile dizisidir. Yapımcılığını Don Reo ve aynı zamanda başrol oyuncusu Damon Wayans'ın üstlendiği dizideki konu ise aslında modern yaşamda kalan bir ailenin geleneksel olgulara dönme çabası tabi bu çabayı sadece Michael Kyle gerçekleştirmeye çalışıyor! Michael Kyle (Damon Wayans) geleneksel bir aile yaşamı hayal etse de karısı Janet (Tisha Martin), oğlu Michael Jr, küçük kızları Claire (Jennifer Nicole) ve Kady (Parker McKenna), bu hayali gerçekleştirmesine izin vermez. Sonuçta Michael aileyi modern bir ataerkil düzenle yönetmeyi planlar ama işler pek de istediği gibi gitmez... Ama Michael sözünü dinletmekte kararlı... Sıradışı bir aile komedisi.
Michael ve Janet'in alışagelmedik ders verme ve çocuk büyütme taktikleri... 22 dakika boyunca devam eden bir kahkaha rüzgarı estriyor.
Bu günlerde TNT'de gündüz kuşağında rastgeldikçe izlediğim, izlerken aile bireyleri arasındaki atışmalardan da çok hoşlandığım bir dizi. Seveni de var sevmeyeni de ama bence bir klasik olması beklenmese bile gene de izlenmeli diye düşünüyorum sonuçta ben de zamanında oturup Çocuklar Duymasın'ı seyretmişimdir. Ehh onu izlediysem bunu neden izlemeyeyim öyle değil mi...
Not: imdb notu; 6,9 benim ki ise, 7 olabilir.
11:30 | | 0 Comments
"How I Met Your Mother"
Uzunca bir zaman izlememekte direndim ama artık yeter dedim ve kısa bir süre içinde bölümleri ve hatta sezonları bitirdim denebilir. İlk olarak 2005 yılında yayınlanmış ve şu anda tahmin edebildiğiniz gibi 4.sezonu bitmiştir.
2030 tarihindeki çocuklarına, anneleri ile nasıl tanıştığını anlatan Ted Mosby'nin başından geçenlerin anlatıldığı, komik ve bir o kadar sıcak bir dizidir kendisi. Dizinin yapımcıları Bays ve Thomas dizideki arkadaşlığı kendi arkadaşlıklarından yola çıkarak yazmışlardır. Buna göre Ted karakterinde daha çok Carter Bays öne çıkarken Marshall ve Lilly karakterleri ise Craig Thomas ve eşinden esinlenilmiştir. Dizinin bölümlerinde en çok Lily ve Marshall arasındaki aşk çok sevimli duruyor onlarla içiniz ısınıyor, Barney ise güldürmede çok başarılı, yaşam tarzı ve kızlarla arasında geçenler, Ted'in ise sürekli olarak çocuklarının annesini arama çalışması ve Robin'nin Kanada'lı olması ve diğerlerinin en çok bununla dalga geçilecek bir yer bulmaları. Her ne sebepleri olursa olsun tüm karakaterler ayrı ayrı çok güzeller. Ben en çok Marshall'a gülüyorum ama, o bence en sevimli karakter. Her neyse dizinin asıl bu beş oyuncusundan hangisi olursa olsun sizde bir tebessüme sebep olacaklar.
Carter Bays ve Craig Thomas'ın yapımcısı olduğu dizinin imdb notu: 8,8 türü de tahmin edildiği gibi komedi.
How i met your mother, türk dizileri gibi abartı sürelere sahip değil sadece 22 dk. ve bu süre tabiri caizse, izlerken şakır şakır geçip gidiyor.
İzlemenizi tavsiye ederim. Coupling dizisini izleyip de sevdiyseniz ve güldüyseniz bundan da hoşlanırsınız ama tek fark bu dizide daha çok arkadaşlık teması ön planda : )
Not: Yanlız ama sürekli bir kızla olan Barney'nin dizi boyunca en çok neleri söyleyip güldürdüğünü de yazmak istedim;
Suit up! ( ya da Flight suit up! ya da Snow suit up! ) Legendary! ( ya da Legenwait for itdary!) çünkü bunlar en çok hoşuma gidenler.
11:27 | | 0 Comments
The Other Boleyn Girl

İlk olarak The Tudors dizisi ile ilgimi çeken İngiltere kralı VIII.Henry'nin yaşamından bir kesit alan 2008 yılında yapılmış bir film. Yönetmeni Justin Chadwick ve başrollerinde de resimden de anlaşıldığı üzere, Scarlett Johansson, Eric Bana ve Natalie Portman oynamakta. Film konu olarak dünyanın en ünlü aşk hikayelerinden olan Kral VIII.Henry ile Anne Boleyn arasındaki aşkın, evliliğe oradan da ölüme yol alışı seçilmiş.
Filmin kostümleri ise ince elekten geçmiş, filmdeki karakterlerin psikolojisine göre değişen renkte kostümler var genelde. Bu da göze hitap eden küçük bir ayrıntı.
Bunlar tabiki resmin güzel tarafları ya diğer yerleri...
Ben izlediğim diziden kaynaklı bir merak olduğundan, ilk kez Sinema dergisinde filmle ilgili yazıyı gördüğümde sevinmiştim bir an önce izlemek istedim fakat vizyona gelmesi ile birlikte benim için bir hayal kırıklığına neden oldu. Çünkü The Tudors 'da Kralın Anne Boleyn ile ilişkisi 2 sezonda anlatılırken bu filmde bu konu 115 dakikaya sığdırılmaya çalışılmış ve hal böyle olunca da sıkıcı ve tabiri yerindeyse çatır çatır geçen sahneler oluşmuş. Benim gibi VIII.Henry'nin Anne Boleyn ile olan aşkını araştırdıysanız filmde biraz değişik bir anlatım olduğunu, hele hele The Tudors ile bazı yerlerde zıt konu örgüsüne sahip olduğu anlarsınız. Hangisinin doğru olduğu elbettte bilemeyiz ama bu hikaye ya daha uzun bir sürede ya da bazı sahnelerin başka sahnelere aktarılması ile çekilebilirdi...
Her neyse gene de bir emek harcanmış, geçmiş dönemleri yansıttığı için kıyafetler için baya bir emek harcandığı kesin. Fimin imdb notu; 6,7 ama bana sorarsanız 6 uygun olurdu.
11:20 | | 0 Comments
Lars and the Real Girl
2007 yılında yapılmış bağımsız film. Türkiye'de böyle filmler pek de tutulmadığı için ne yazıkki sadece bağımsız film festivallerinde kendini gösterebildi. Yönetmeni Craig Gillespie, başrolleri ise bu film ile 2008 Oscar'da en iyi erkek oyuncu adayı olan Ryan Gosling ve şişme bir kadın paylaşıyor.
Konusu sarsıcı Hollywood senaryolarının aksine, küçük bir kasabada geçen ılık bir öykü. Kahramanımız Lars, internetten tanıştığı yeni arkadaşını, oldukça güzel bir oyuncak bebeği yavaş yavaş kasabadakilerle tanıştırmaya başlar. İçine kapanık olan Lars kendi kendi uydurduğu bu sevgiliye herkesin de itibar etmesi ile yavaş yavaş kendini toparlamaya başlar.
İnsan psikolojisi üzerine çekilmiş bir film olduğu için yavaş ilerleyen fakat buna rağmen asla sıkmayan kendi halinde bir film. Bence filmin en keyifli sahnesi ise, Lars'ın iş yerindeki arkadaşı Margo'nun ayıcığındaki kabloyu çıkarıp, kalp masaji ve suni teneffus yaparak ayicigi hayata döndürmesiydi. Sevgiye, aileye ve dostluğa dair kalın mesajlar vermeyen, özenle yazılmış senaryosu ve başarılı oyunculuklarıyla izlenmeye değer insanı ısıtan bağımsız bir yapım.
imdb notu; 7,6 ben bu kez notumu söylemeyeyim. İyi seyirler.
11:19 | | 0 Comments
Rang-e Khoda
Cennetin Rengi 1999 yapımı bir İran filmi. Ben biraz geç olsa da, televizyonda görüp izledim. Eğer ki biraz şu Hollywood abartmalarından kaçalım, şöyle akılda kalan, sevgi dolu bir film izleyelim derseniz bu film aklınızda bulunsun derim.
Filmin yönetmeni ve senaristi Majid Majidi, bir çok ödülle ve adaylıkla dönmüş bu film ile.
Adını pek bilmesem de aslında kariyerine bir sürü ödül sığdıran birisi. Drama türündeki bu film ile insanın damarlarına dokunuveriyor tabiri caizse.
Oyuncular; görme engelli bir çocuk, ilgisiz babası diğer tarafta ise sevecen iki kız kardeş ve yaşlı bir babaanne. Film boyunca küçük Muhammed (Mohsen Ramezani) 'in dünyayı anlama çabasını izliyoruz, dokunarak, dinleyerek...
Kör olarak doğan Muhammed, Tahran 'daki bir körler okulunda yatılı olarak eğitim görürken, okulu yazın tatile girdiğinde babası köyüne götürmek üzere okula gelir. Muhammed'in annesi öldüğü için babası yeni bir evlilik planlamaktadır. Özürlü bir çocuğun evlilik planlarını bozacağından endişelenen baba, bu sebeple sürekli olarak ondan kurtulmak için çareler aramaktadır. İşte bu sebeple soğuk ve sert bir baba portresi izliyoruz film boyunca.
Film bittiğinde ise hiç bir şey konuşmadan duruyorsunuz bu filmin etkisi devam ediyor bir süre. Kesinlikle izlenmeli ve bu duygu hissedilmeli diyorum. Bu arada imdb notu 7,7.
İyi seyirler.
11:18 | | 0 Comments
Etz Limon

2008 yapımı bir Orta doğu filmi. Film bir duvarın iki yaksında olanları anlatan, Filistin - İsrail anlaşamazlığını küçük bir konuda gösterebilen, ödüllü bir drama türü. Eran Riklis yönetmenliğinde, gerçek bir olayda alıntı olan filmde, dul bir Filistin'li kadının İsrail savunma bakanına kafa tutuşunu seyrediyoruz. Biraz ironik ama kesinlikle içinizde farkı duygular uyandıracak bir film.
Onlarca yıldır bahçesinde limon yetiştiren bir aileden gelen Salma'nın komşusu olan savunma bakanının kendisine tehdit oluşturacağını iddia ederek, yok etmek istediği aile yadigarları olan limon ağaçlarının başından geçenler anlatılmış filmde. Salma ve tuttuğu avukat arasındaki aşk filmde ağaçlar kadar olmasa da kendine yer bulmuş az biraz.
Salma'nın kararlılığı ile avukatının çabasıyla dünya medyasına taşınan, İsrail'in en üst mahkemelerine kadar varan bu olaylar zinciri ile Batı Şeria ile İsrail halkının ne kadar iç içe ve anlaşmazlık halinde oldukları dikkatimizi çekiyor bu film sayesinde. En uç noktalara varan şüphe ve korkunun bir masumiyete zarar verişini izliyoruz. Filmin imdb notu ise 7,2.
Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, film boyunca konusu çıkan eşşiz lezzetteki limonatalaran canım çekmedi diyemem. Öyle böyle değil illaki ordaki ağaçların limonundan yapılmış bir limonata istedi canım.
Neyse sonuçta Limon Ağacı, izlenmesini tavsiye edeceğim filmler kervanında kendine yer buldu.
11:16 | | 0 Comments
In Bruges

2008 yapımı Martin McDonagh'ın hem yazdığı, hem yönettiği il uzun metraj filmi In Bruges, az biraz komedi ama daha çok suç ve drama üzerine bir film. Belçika'nın Brüj kentinden hoş görüntüler eşliğinde sürüyor. Brüj, bozulmadan kalan Orta Çağ'dan mimarisinin, en güzel örneklerini barındıran bir avrupa kenti olduğundan filmin yukarıdaki gördüğünüz afişindeki mekan resimlerinin hepsini oradan almış. Film Oscar'a aday gösterilmiş ve bundan ayrı bir çok ödül ve adaylığa sahip imdb Top 250 film sıralamasında 8,1 notu ile 203.sırada bulunmakta.
Filme dönecek olursak; erkek arkadaşımla filmi izlemeden önce, yapılan yorumlardan yola çıkarak bu film bir komedi filmi sandık ama film de çok az komik sahne ile karşılaştık, bence bu film başta da dediğim gibi daha çok drama türünde. Brüj kentinin güzelliği abartılmadan yansıtıldığı için midir nedir filme çabuk ısınıyorsunuz. senaryosu itibari ile etkileyici diyebiliriz. Oyuncuları özellikli seçilmiş diyebilirim, Colin Farrell ile bir başka İrlandalı, Brendan Gleeson ve İngiliz Ralph Fiennes eşlik ediyor. Colin Farrel'in bu filmdeki performansı bazen beğenilip bazen eleştirilse de gene de filme uymuş bir tip. İrlandalı olmalarından kaynaklı aksan kargaşası uzunca bir süre devam ediyor. Filmde en çok ilgi çeken fuck kelimesinin ulu orta aşırı bir biçimde tabir yerinde ise saydırılmasıydı.
Konusuna gelince; Ray (Colin Farrell) ve Ken (Brendan Gleeson) adlı iki tetikçinin hikayesi anlatılıyor. İki tetikçi, patronları Harry (Ralph Fiennes) tarafından bir sonraki harekat direktiflerini alana kadar Brüj'e gönderiliyor. Burada iki hafta geçirecek olan ikiliden en çok Ray önceki işinden kalan vicdan azabının etkisiyle kalıyor. Harry’den gelen sürpriz yeni direktif sebebiyle de hikaye hareketlenmeye başlıyor.
Hikayenin sonuna doğru ise iç hesaplaşma ve zerre sektirmeyen adalet meknizmasının nasıl yaşadığını görüyoruz. Son sahnesi ile akıllarda kalan bir film fakat ilk anlarda yavaş temposuna biraz arka plandaki şehri izleyerek dayanmak geliyor. Bu yüzden benim notum 7.
İyi seyirler.
10:43 | | 0 Comments
Death Note

Yine bir dizi hakkında bu kadar heyecanlı ve hevesliyim sonunu görmek için. Death Note ayrıcalıklı ve özel bir hikaye...
Anime dizisi olarak izlediğim ve kalan diğer şekillerini büyük bir merakla izlemek istediğim Japonya'da yayınlanan bir mangadan çeviridir. İmdb notu:9,2 olduğu için bile ne kadar sevildiği apaçık ortada.
Death Note hakkında bir çok bilgiye ulaşılabilir şimdi o sitelerden derlediğim, dizi hakkındaki bilgilere bir bakalım...
Tüm olaylar başlamadan önce, Ryuk adındaki shinigami kendi "Ölüm Defteri'nin" kurallarını insanların dünyasında en çok yaygın dil olduğu için ingilizce olarak yazar.
- Ölüm Defterine ismi yazılan kişi ölür.
- Deftere yazdığınız kişinin yüzünü bilmezseniz o kişi defterden etkilenmez. Böylece aynı isime sahip olan kişiler de ölmez.
- Bir kişinin adı yazıldığı zaman o kişi 40 saniye içinde ölür. Eğer ölüm biçimi yazılmazsa o kişi kalp krizinden ölür.
- Ölüm şeklini yazdıktan sonra 6 Dakika 40 Saniye içinde ölümün detaylarını yazabilirsiniz.
- Bir kişi Ölüm Defterini kullanmışsa ne cennete ne cehenneme gidebilir , hiçliğe karşır.
(Buradan sonrakiler defterin üstünde yazmamaktadır)
- Ölüm defterinden ufacık bir parça bile defterin bütün özelliklerini taşır.
- Deftere dokunan her kişi o defterin ölüm meleğini görebilir.
- Defter sahibi ile ölüm meleği arasında bir göz takası vardır. Ölüm meleğinin gözleri bir insanın başının üstünde onun ismini ve kalan zamanını görür. Defter sahibi kalan hayatının yarısına karşılık bu yeteneği alabilir.
- Ölüm meleği defter bitene veya yok edinlene kadar dünyada defterin sahibiyle kalmak zorundadır. Eğer defter sahibi ölürse ölüm meleği defteri başka birine vermek zorundadır.
- Ölüm meleği defterle ilgili hiçbir şeyi defter sahibine söylemek zorunda değildir.
- Defterin sahibi sahiplikten vazgeçerse defterle ilgili bütün anılarını unutur ve ölüm meleğini artık göremez.
- Defter sahibi ölüm meleği gözlerine sahipken defterin sahipliğinden vazgeçerse ölüm meleği gözleri gider ama giden yaşam süresi geri gelmez.
- Ölüm meleği gözlerine sahip olanlar yalnızca kendi yaşam sürelerini ve defter sahiplerinin yaşam sürelerini göremezler.
- İnsan dünyasında en fazla 6 adet ölüm defteri bulunabilir. eğer bir 7. olursa herhangi bir defter kullanılmayacak hale gelene kadar aktif olmaz.
- Eğer deftere yazılan ölüm başka insanlarıda öldürüyorsa ölüm yazılan şekilde gerçekleşmez. Kişi kalp krizinden ölür.
- İmkansız olan ölümler gerçekleşmez. Kişi kalp krizinden ölür. Örneğin şu anda İstanbul'da olan bir kişi için 1 saat sonrasına New York Özgürlük Anıtı önünde bir ölüm yazıldı. Fiziksel olarak bir saatte İstanbul'dan New York'a gitmek mümkün olmadığından dolayı ölüm yazılan şekilde gerçekleşmez.
Sahte kurallar
Bu kurallar sahte olup L'i kandırmak için Light'ın Ryuk'a söylemesiyle yazılmıştır. Bu kurallar gerçek değildir.
- Eğer Ölüm Defterinin sahibi defteri 13 gün boyunca kullanmazsa defterin sahibi ölür.
- Eğer Ölüm Defteri yanar ve hasar görürse, o vakte kadar ona dokunmuş tüm insanlar ölür.
Bir Shinigami nasıl öldürülür?
Eğer bir Shinigami bir insanın yaşam süresini uzatmak için onu öldürecek kişiyi Defterine yazıp öldürürse o Shinigami de ölür. Buradaki asıl nokta bu eylemin Shinigami doğasına aykırı olmasıdır, Shinigamilerin varoluş amacı insanları öldürmektir bu amaca ters düşen herhangi birşey Shinigaminin ölümüne neden olur. Mesela Misa'yı takip edip ona aşık olan bir Shinigami Misa'yı öldürecek olan bir insanı kendi Defterine yazıp öldürdüğü için ölmüştür. Bu defter de ona o Shinigami'den kalmıştır. Defteri Misa'ya Rem getirmiştir.
Not: Shinigaminin ölümü kurtardığı kişinin yaşam süresini uzatır.
Bu özelliklere sahip bir defterin yeryüzüne düşmesi ve Japonya'nın karışması... Konu aslında bu temele dayanmaktadır. Temel ve ünlü karakterler;

Müzikleri de bir o kadar güzel bu dizinin özellikle de açılış müziklerinden 20-37 bölüm arasında çalan What's Up People?! adlı şarkı Maximum the Hormone tarafından yapılmış. O kadar çok hoşuma gitti ki dizinin başında uzun uzun bu şarkıyı dinlemeden geçemiyorum.
Bu kadar kısa anlatıma sığmayacak kadar güzel ve sürükleyici bir dizi, 22 dakika olduğu için bütün bölümleri bir anda devrimek hiç de işten değil...
Henüz izlemediyseniz izlemenizi özellikle tavsiye ederim. İyi seyirler...
22:45 | | 0 Comments
Güneşi Gördüm
Mayınların arasında, doğuda bir sınır köyü... 25 yıldır iki tarafın arasında kalan çaresiz insanlar... Zorunlu göç uygulaması nedeniyle doğup büyüdükleri topraklardan, köklerinden ayrılmak zorunda kalan Altun aileleri, köklerinden koparak bir bilinmeze doğru yola çıkarlar. Davut Altun, ailesiyle birlikte kaçak yollardan da olsa en kısa zamanda Norveç'e gitmeyi istemektedir. Haydar Altun ve ailesi içinse göç yolu İstanbul'a doğrudur... Yolculuk başlamıştır... Bitmek bilmez fıtınalardan geçip gelmiş, yollarını kaybetmiş, çaresizce bir çıkış arayan insanların, kendi güneşinden koparılmış ve geleceğin bilinmezliğinde kaybolmuş çocukların, bir göçün hikayesidir... Her türlü ayrımcılığa ve ötekileştirmeye karşı duran, savaşın, kavganın, kendine benzemeyeni hor görmenin sorunun ta kendisi olduğunu söyleyen bu filmde anlatılan: hepimizin, memleketimizin, Türkiye'nin hikayesidir...
Yukarıdaki şekliyle Güneşi Gördüm filminin hikayesi anlatılmıştır. Mahsun Kırmızıgül'ün bu filmle kendini kanıtladığı sinemada çok başarılı olacağı anlatıldı. Herkesin ağzından bu filmin çok güzel olduğunu falan duyunca ister istemez beklentim yükseldi ve sonuç; beklediğim > gördüğüm oldu... Mahsun kırmızıgül ilk fimi Beyaz Melek o kadar güzel bir tema üzerine bir sürü duyguyu o kadar yoğun yaşatıyordu ki bu filmde bunun zerresi bile yok. Film başarılı fakat anlatıldığı kadar efsanevi güzelliklerle dolu değil. Örneğin bazı yerlerde gereksiz bir sürü ayrıntıya yer verilmiş bu da filmi biraz ağır bir havaya itmiş. Gene de en çok beğendiğim kardelen çiçeğinin hikayesi ve filmin güneşin doğuşuyla birleştirilmesi, ordaki duygu bütünlüğü o kadar uymuştu ki şahsen ben çok beğendim. Mahsun Kırmızıgül bu filmle gene bir sürü ünlü simayı bir araya toplamayı başarmış ve yine kürtlerin yaşamı gözler önüne seriliyor ve bu kez biraz da eleştirisel olarak... Filmin ilk sahnesindeki müziğin ayarı bence biraz düşürülmeliydi bundan başka o şarkı bence çok güzeldi. Konusu itibari ile bir çok yerden dokundurma yapmış Masun Kırmızıgül nerdeyse toplumun her kesimi kendine bir pay bulabilir. Filmi işte bu eleştirel bakış açısı sebebiyle sevdim ama tekrar söylüyorum, ilk filmindeki başarıyı yakalayamamış ama Mahsun Kırmızıgül'ü sadece türkücü olarak kalmayıp, Türk sinemasına bir şeyler kazandırması sebebiyle takdir ediyorum ve filmlerinin devamını bekliyorum.
22:42 | | 0 Comments
Okuribito

2008 yapımı Okuribito yani diğer bir ismiyle Departures, Türkçe'siyle de Gidişler, bol ödüllü bir yönetmen Yôjirô Takita'nın elinden çıkmış bir Japon filmidir. Tahmin edildiği üzere uzak doğu sineması duygu yoğunluğunu en üst seviyelerde yaşatabilen nadir filmleri çevirmeyi becerebilir.
İşte bu da onlardan biri.
Filmde modern yaşamda tutunumayan, eskiye, doğduğu yere dönüş yapan bir çello sanatçısının Daigo Kobayashi (Masahiro Motoki) başınden geçenler anlatılıyor. Doğduğu yerde yeni ama farklı bir iş bulan kahramanın bunun aslında bir ölüyü hazırlama töreninin yardımcılığını yapmak olduğunu anlaması ve bu işi devam ettirmesiyle hayata bakışının yavaş yavaş değişmesi ve artık ortaya yepyeni bir insan çıkması... Daigo Kobayashi ve ustası Ikuei Sasaki (Tsutomu Yamazaki) ölen kişiyi son yolculuğuna uğurlamayı bir iş olmaktan çok nerdeyse bir ritüel haline getirmişlerdir. Çünkü bu bir ölüye gösterilecek olan son saygıdır.
Filmde en güzel yerlerden biridir eskiden babasıyla yaptıkları taştan mektup yapma oyununu eşiyle birlikte yapması ve eşiyle barışmaları... İşte bu şekilde duygularını aktarabilen Daigo yavaş yavaş çocukluğuna dönük şeyler hatırlamaya başlar ama bu geriye dönüşler öyle basit ve net değildir hatırlamalarında babasının yüzünü tam hatırlayamaz. Bunun sebebi de babasına karşı duyduğu nefretten kaynaklanmaktadır...
İşte bu şekilde bir yaşamından küçücük bir taşla geriye babası ile olan ilişkilerini düzeltebilmesi ve sizin bunu izlerken gözlerinizden akan yaşlar... Çünkü tam bu sahne de babasının yüzünü hatırlaması....
2009 Oscarlarında yabancı film dalında en çok favori gösterilen Vals Im Bashir filmini sollayıp Oscarı alması bile sizin bu filmi izlemeniz için bir sebep aslında.
İmdb notu 8,3 olan Okuribito ile geçmişe ve özünüze dönmenin ne demek olduğunu anlamanın tam zamanı...
22:41 | | 0 Comments
Into The Wild
Into The Wild, 1996 yılında Jon Krakauer'in yazdığı gerçek hayattan alınmış dramatik bir hayat hikayesini anlatan zamanının best seller'ı olan bir romanın aynı adlı film çevirisiden oluşmuş, 2007 yapımı, Sean Penn'in yönetmenlik koltuğunda oturduğu bol ödüllü ve adaylıklı bir drama türünde filmdir. Başrol ise; Emile Hirsch (Chris McCandless)'in olmuş bu karakterden başka da bir sürü karaktere sahip olan filmin oyuncu kadrosu da tahmin edilebildiği üzere baya geniş. Into The Wild biraz biyografi biraz da macera temasını ele almış bir filmdir. Gerçek bir yaşamdan alıntı olan bir konusu olunca da oldukça etkileyici, vurucu bir film olarak izlemek mümkün. Bu kadar güzel bir filmin ne yazıkki Türkiye'de gösterime girmemiş olması da bence bir kayıp.
Filme konu olan genç sağ tarafta gördüğünüz
bay maceraperest kendi deyimiyle supertramp ; Washington DC'den hali vakti yerinde bir ailenin başarılı oğlu olan 24 yaşındaki Christopher McCandless'dir. McCandless, 1992 yılında medeniyetten kopup tüfeği ve büyük bir bohça dolusu pirinçle, donmuş kırsala doğru yola koyulur. Yolda, bütün parasını yakar ve sahip olduğu tek haritayla birlikte ona medeniyeti hatırlatan her şeyi fırlatıp atar. Alaska'yı yürüyerek geçme konusunda başarısız olunca, bir zamanlar avcıların sığınak olarak kullandığı 1940'lardan kalma bir minibüsün içinde kamp kurar. Burada Nisan 1992'den, Ağustos 1992'ye kadar ki yaşadıkları konu edilir.
İşte böylesine gerçek yaşamın anlatıldığı, aslen parça parça öykülerden oluşan etkileyici bir film. Medeniyetten kopan bu arkadaşımızın hayatına giren ve onu seven bir çok kişi ile karşılaşıp biz de onunla yolumuza devam ediyoruz. Filmin yavaş ilerlemesini bir anda unutturacak son sahneler var. Film için oldukça çaba sarfedilmiş ve duygular, vücutun tepkileri filmin renk ayaralarıyla olsun, oyuncunun tipiyle olsun oldukça başarılı bir şekilde yansıtılmış. Filmin notu:8,2 ile imdb Top 250 listesinde 145. olarak kendine yer bulmuş.
Filmin ardından, filmdeki şu sözler anlamını bir kez daha koruyor;
Mutluluk sadece paylaşıldığı zaman gerçektir (Happiness is only real when shared)
Son söz olarak da;
Ücra ormanlarda bir haz vardır;
Issız kıyılarda mest olurum;
Kimsenin rahatsız etmediği
Bir çevre vardır,
Derin denizlerde
Ve uğultusunda bir şarkı vardır:
İnsanı daha az sevmem ama
Doğayı ondan çok severim..."
20:55 | | 0 Comments
The Tudors

The Tudors 2007-... yapımı Michael Hirst dizisi. 3. sezonu Nisan'da ABD'de yayınlanacak olan dizi, 1500'lü yıllarda İngiliz Tudor Hanedanının en dikkat çeken kralı 8.Henry'nin hayatını anlatıyor. Törenlerden birçok aday ve ödüllerle dönen dizinin imdb notu: 8,1.
Eğer tarihi dizilerden filmlerden hoşlanıyorsanız bu diziden de hoşlanacaksınız demektir. Bu arada benim bu tür dizilerden en çok hoşuma giden de Rome dizisidir ve özellikle 1. sezonu çok güzeldi. Neyse gelelim dizinin içeriğine, öncelikle size tudor hanedanının geçmişini hatırlatayım;
8.Henry 1502 yılında ölen abisi Prens Arthur'un eşi Aragon'lu Catherine ile evlendirilerek 1509 yılında tahta geçmiştir. Krallığı boyunca eşleri ve metresleri ile tanınan bir hükümdardır. VIII.Henry'nin metreslerinden Elizabeth Blount ile olan ilişkisinden Henry FitzRoy adında bir oğlu oldu fakat bu varisi öldüğü için sürekli bir varis arayışı içine girmiş olan kralın, ikinci karısı Anne Boleyn'in kardeşi olan diğer bir metresi Mary Boleyn'den de Catherine ve Henry adında iki çocuğu oldu. (Hatta Anne Boleyn ile olan evliliği sırasında da onun kuzenleri ile de ilişkisi olduğu bilinmektedir.) Kralın bu metreslerinden ayrı olarak 6 eşi olan VIII.Henry, ikinci karısı Anne Boleyn ile evlenebilmesi için Papa'dan izin çıkmayınca krallığının mezhebini değiştirip eşlerini boşama hakkı elde etmiştir. İki eşinin kafasını uçurtan (hatta bunlardan birisi de uğruna nerdeyse din değiştirdiği Anne Boleyn'dir) VIII.Henry en sonunda 3.karısından arkasında varis bırakacağı oğluna kavuşmuştur.
Dizide de aynı bu şekilde kralın zaman içerisinde deyim yerindeyse "gözünün açılmasını" anlatılıyor. 1500’lerin büyülü atmosferinde VIII.Henry’nin güç tutkusunun ve kişisel düşkünlüklerinin tüm dünyanın akışını değiştirişinin etkileyici bir görsellikle anlatılmış sezonları bize göre az bölümlü olsa da bence dizi bütçeli bir dizi olduğu için 10'ar bölüm bence güzel ve tadı damakta kalıyor.
Son söz olarak da "Kral her şeyi alır" demek kalıyor...
19:13 | | 0 Comments
The Usual Suspects
1995 yapımı Bryan Singer'in senaryosuyla Oskar kazanan merak dolu bir suç filmi. O yıllarda yapılan törenlerden 2 Oskarla ve bir çok ödül ve tabi ki adaylıkla dönen bir film.
Yapıldığı yılı baz aldığımızda şartlar itibariyle yapılmış en iyi, final sahnesiyle şaşırtmaca filmi. Bu filmin konu örgüsü sebebiyle peşinden gelen filmler elbette var ve bunların içinde en güzeli bence Lucky Number Slevin filmidir. Neyse konumuza dönersek, "Olağan Şüpheliler" imdb notu 8,7 olan ve imdb Top 250 listesinde kendine 22. sırada yer bulan insanları, tahmin edilemeyen sonuyla şaşırtan bir film. Başrolde Kevin Spacey'in etkili performansı göz dolduruyor. Hatta Kevin Spacey bu filmdeki rolüyle en iyi yardımcı erkek oyuncu Oskarını kazanmıştır.
Filmi izledikten sonra aklınızda kalan nadide kişi söz Kaiser Soze ve en güzel söz dizimi;
"Şeytanın en büyük hilesi, Dünyayı aslında varolmadığına inandırmakmış."
İzlenmeye değecek bir film..
12:08 | | 0 Comments
The Last Of The Mohicans

1992 yılı bir Michael Mann filmi. Daniel Day Lewis'in başrolünde olduğu filmde Fransız ve İngiliz kolonilerinin Amerikan topraklarındaki çıkar savaşlarında olduğu dönem anlatılıyor. Zamanının havasında esen filmde bazı oyuncuların canlandırdığı soğuk kanlı karakterlerde etkileyici durmuş fakat filmin 1992 yılında yapılmış olmasından dolayı, yıllar içinde gelişen teknikler sebebiyle önümüze sunulan yeni filmler bizim bu filmden pek de zevk almamıza neden oluyor.
Filmin müzikleri filmin çok üstünde ve piyasadaki en beğenilen soundtracklerden biri. Hatta bu dalda bir oscar sahibi. Zamanında birçok ödül ve adaylık sahibi olan film şimdilerde insanlar tarafından "bir başyapıt" olarak nitelendirilse de konu örgüsü bir çok zayıflıklardan oluşmakta. Başta da belirttiğim gibi filmin 1992 yılındaki koşullarda yapıldığını düşündüğümüzde bunları egale edebiliriz fakat gene de filmin imdb notunu haketmediği kesin.
11:21 | | 0 Comments
Donnie Darko

2001 yapımı bir Richard Kelly filmi. 80'lerin sonunda geçen öyküde, Donnie Darko adında 16 yaşında bir genç, bazı gerçek olmayan görüntüler görmeye başlıyor. Özellikle de tavşan kostümlü bir adam beliriyor sık sık. Çevresiyle uyum sorunu yaşayan genç, ailesinin ve okulun kendisi için çizdiği yoldan ayrılıp, esrarengiz misafirinin izinden gidiyor... 80'lerin gençlik filmleri, bilim kurgu ve korku filmlerinin, tüyler ürpertici karışımı olarak tanımlanabilecek film, son dönemin bağımsız yapımlarından biri. Yönetmenin ilk filmi olan Donnie Darko, 2001 Sundance Film Festivali'nde gösterildi. Filmin son derece başarılı web sitesi ise En İyi Web Sitesi ödülü aldı.
Filmin imdb notu 8,3 ama bana göre anlaşılması güç ve aşırı farklı bir anlatım ve bence bir küçük grup insanın efsaneleştirdiği bir film. İzlense de bir şey anlaşılamayan ve ardından kişilerin konusu üzerinde tartışmaya hala devam ettiği bildiğim ilk film...
10:14 | | 0 Comments
Big Fish
2003 yapımı bir Tim Burton filmi. Fantastik maceralarla dolu bir drama. İzlerken hiç sıkılmadan devam edilen gerektiği yerde güldüren gerektiği yerde ağlatan bir film aslında. Bu film de imdb Top 250 listesinde de 234. sırada yer alan Daniel Wallace'nin bir romanından uyarlanan bir efsane yaşam öyküsü.
Filmde ana konu bir baba ve oğul arasındaki anlatılan hikayeler üzerinde kurulu. Bir oğulun babaya olan inançsızlığı, bir babanın değişik bir yaşam öyküsü...
Babasının kanser olması nedeniyle evine geri dönen William Bloom, aslında inanmadığı öykülerin gerçekliğini araştırmak için ve de babasını yakından tanımak için, efsanevi bir kişiliği olan adamın gençliğinde yaşadıklarına dair öyküleri toplamaya başlaması anlatılıyor.
İmdb notu 8 ve bana göre izlenilesi bir film...
09:47 | | 0 Comments
The Good The Bad And The Ugly

Sergio Leone tarafından yönetilen 1966 İtalyan filmi İyi Kötü Çirkin ( Il Buono, il Brutto, il Cattivo), klasikleşmiş bir vahşi batı filmidir. Filmde, klişeleşmiş bütün "vahşi batı hareketleri" ile karşılaşmak mümkün. Örneğin filmdeki kibrit yakma harketi, silah çekme şekilleri ve de film boyunca çalan müzik o kadar tanıdık ki, emin olun şimdiye kadar pek çok yerde karşınıza çıkmıştır. Filmin imdb notu 9 ve hatta film imdb Top 250 listesinde 4. sırada yer alan tam bir klasik.
Filmin konusuna gelince, adından da anlaşıldığı gibi 3 ana karakterin başından geçenler anlatılıyor. Bilirsiniz eski filmlerde konu dağıtıla dağıtıla işlenirmiş, bu filmde de konu yaklaşık 3 saatte anlatılmış. Film 1860'larda geçtiği için, bünyesinde Amerikan tarihindeki Sivil Savaşını bile barındırıyor.
Sağda ilk sırada filmin başrolü Clint Eastwood'u "Blondie" yani The Good, ikinci sırada Eli Wallach'ı "Tuco" yani The Ugly ve son sırada da Lee Van Cleef''i "Angel Eyes" yani The Bad rolünde görüyoruz.
Filmde paylaşılamayan bir altın hazinesi var ve her üçünün de birbirine tabiri yerindeyse kazık atarak hazineye ulaşmaya çalışmasını izliyoruz. Başta da anlattığım gibi filmin bir çok şeyi ünlü, örneğin, filmin son sahnelerinin çekildiği Sad Hill mezarlığında üçünün birbirine silah çekme sahnesi.. Bende ise o sahnenin yanında o mezarlığın muhteşem görüntüsü hayranlık uyandırdı.
Normalde vahşi batı filmleri falan pek ilgimi çekmez ama dedim ki bu madem bir klasik neden izlemeyim? Açıkcası hiç sıkılmadan izledim filmi ve bence 1966'dan bu yana en azından akıllarda kalan bir müziği varsa bu filmde izlenmeye değer bir şeyler mutlaka vardır...
11:15 | | 0 Comments

















